ye_takipcim_ye
Yemek Kültürü

Ye Takipçim Ye: Sofradaki Güce Modern Bir Yaklaşım

Aposto!’nun Apéro isimli bülteninde 7 Nisan 2021 tarihinde yayımlanmıştır.

Nasreddin Hoca hayatı boyunca hiç Napoli’de bulundu mu ya da Dante’nin yolu Akşehir’e düştü mü, bilinmez; fakat ikisinin de kıyafetlerine, yani statülerine yemek yedirdikleri benzer anılar vardır.

Hoca, günlük kıyafetleriyle gittiği bir ziyafette ilgi göremeyince, allı pullu kürkünü giyip sofranın baş köşesine buyur edilir, kuzunun en hasını mideye indirirken yaşanan ikiyüzlülüğü de “Ye kürküm ye” sözünü lügatimize kazandırarak yerer. Dante ise Napoli kralının verdiği davette, bohem aydın profilinin tohumlarını eken tüm dönem şairleri gibi basit ve kaba kılığı sebebiyle salonun en ucuna, gözden ırak, itibarsız köşesine yerleştirilir. Her sofraya aynı ikram yapılmadığı için sınıf ayrımından payına düşen sönük tabaklara sinirlenerek daveti terk eder. Saygın konuğunu tanımayan ve hatasını telafi etmek isteyen kralın bir sonraki davette güç odağına en yakın bölgede, hemen yanındaki masada ağırladığı Dante, pek az kişiye nasip olan bu şeref için krala değil, ilginin gizli öznesi olarak gördüğü pahalı giysilerine teşekkürlerini sunar. Tabii bunu iğneleyici üslubuna yaraşır bir yöntemle, etleri kıyafetine sürerek, şarabı omuzlarından dökerek, av kuşlarını da kollarına asarak yapar.

Yemek, doyuracağı milletten ya da ülkeden önce coğrafyasını seçer. Ancak havanın, suyun, toprağın elverdiği ölçüde yerini bulup geliştiği zaman seçme sırası insana geçer. İşte bu noktada yemeği sınıfsal, dinsel, etnik kimlikleri simgeleyen kültürel bir kod şeklinde değerlendirip temele gücü ve iktidarı yerleştirmek yanlış olmaz. Lasswell’in meşhur iletişim modelini sofraya uyarlayacak olursak, yiyecek kaynaklarına erişimden gıdanın paylaşımına ve tüketimine; kimin, hangi yiyeceği, nerede, ne zaman, nasıl alıp dağıttığı ve yediği, gücün belirlediği bir görev paylaşımı, diyebiliriz. Tarih, söz konusu bu statü eşitsizliklerini simgesel dildeki mitolojiye dayandırdığından, ortaya çıkan egemenlik ve tabiiyet ilişkisi gözümüze çoğu kez meşru gelir. Yüzyıllardır süregelen hikâyeler, tüketenle tüketilenin farklılaşmasını, sofrada sahnelenen iktidar savaşlarını tanıdık kılar.

Orta Çağ’ın son çeyreğinde olgunlaşmaya başlayan sofra adabında misafirlerin ağırlandığı salonun gösterişi, insanların sofraya yerleşimi, Osmanlı’da “tör” de denen baş köşeye oturtulacak kişinin ve o kişinin sağında ya da solunda yemek yiyeceklerin seçimi, masa ve sandalyelerin değişen yüksekliği, hizmet sıralaması, ağırlanan misafire göre masadaki yemeklerin çeşitliliği, kesilen hayvanların servis edilen bölümleri, porsiyonların miktarı, yemeğin sosyal sınırları çizmedeki rolüne iyi birer referanstır.

Tabii konuyu yalnızca altın varaklı aristokrat salonlarla sınırlamak, sığ bir hata olur. Zira Artun Ünsal’ın İktidarların Sofrası’nda anlattığı gibi kırsalda, geleneksel ev sofralarındaki yiyecek bölüşümünde de aile içi statü vurgusu karşımıza çıkar. Kamusal alandaki geleneksel ziyafetleri sırtlayan erkek iktidarına göre en güzel lokmalar önce aile büyüklerine ve erkeklere giderken, çoğu kez servisten sonra ayrı bir sofrada yemek yiyebilen kadınların ve çocukların kalanlarla idare ettiği görülür. Bazı kadınlar, esas davet sofrasına kabul edilseler de onların boşalan tabaklarına takviye gelmez. Hatta Orta Asya kültüründe, konukların saygınlık derecesine göre pay edilen koyunlarda, ikinci sınıf bölge olarak değerlendirilen ön ayağın bile kendi içinde en önemsiz yerinin yalnızca gelinlere servis edildiği yazar.

Yemek ve statünün gölgesi, ejder meyveli zengin davetlerde ya da aile büyüğünü baş köşeye oturttuğumuz kalabalık sofralarda hâlâ hissedilse de artık farklı sınıftan Hinduların kirlenmemek adına yan yana yemek yiyemediği, yiyecek alışverişi yapamadığı kast sistemi kadar katı pratiklerden söz etmiyoruz. Nitekim Nasreddin Hoca’nın kürkü ya da Dante’nin ucu sivri parlak ayakkabıları, modern çağda birer sosyal medya istatistiği olarak karşımıza çıkıyor. Mekânın en güzel yerinde kimin oturacağını, hangi masanın ikramlarla donatılacağını, hangi tabakların daha özenli hazırlanacağını, ilgi, alaka ve hizmetin önce kime sağlanacağını kıyafetler değil, popülerlik tayin ediyor. Hâl böyleyken bize de Hoca’nın repliğini güncellemek düşüyor: “Ye takipçim ye”.

Bültenin tamamını okumak için: https://apos.to/i/yemekte-kimlik-evladiyelik-nft

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.